ÇEVRE SORUNLARINA ÇÖZÜMLERİN İLETİŞİMİ:
EGEMEN PAZARIN DÜNYAYA "ÇARE" SATIŞI

İrfan Erdoğan

 

Çevre sorunlarına çozüm iletişimi, egemen bir teknolojik dünya yapısının ve pazarın kendi yarattığı koşulları, kendine çıkar sağlayacak bir biçimde, özellikle “sürdürülebilir kalkınma” ve “dengeler” ideolojik biçımlendirmesinin iletişımiyle yapılmaktadır. Sayfalar dolusu incelemeler ve öneriler; saatler ve günler tutan konferanslar ve sempozyumlar sonucu olarak öne sürülen çare tek cümleyle, teknoloji trasferininin çevreyi gözten teknolojilere yönelmesi ve teknolojik iş yapma biçiminin “dengeli” bir biçimde olması şeklindedir.

Teknoloji transferi ve profesyonel ideolojiler

Egemen kapitalist pazar sisteminin çevre bozulmalarına karşı olan tepkilerde en çok hoşuna giden ve temelde hem fikir olduğu, fakat uygulamada ucuza verilmesine ve kendi kontrolünden çıkmasına karşı geldiği yan, teknoloji transferidir. Çünkü bütün uluslararası toplantılarda ve "care bildirilerinde" teknoloji transferinin biçimi ve gerekliliği üzerinde durulur. Teknolojiyi çare olarak sunma egemen sistemler için fonksiyoneldir, bu nedenle büyük çoğunlukla kontrol teknolojileri (dolgu alanının kontrolu, hava ve su kirliliğinin kontrolu, filtreler, arıtma vb.) ve bu teknolojilerin gölgesinde bazı önleme teknolojileri (alternatif enerji, alternati kağıt üretim biçimi ) geliştirildi.

Kullanılan teknolojik biçimin saptayıcılığı anlaşılması ve ona göre transfer edilen teknolojilerin değerlendirilmesi ve kullanılması gerekir. Normal olarak ihtiyaçlar saptanır ve bu ihtiyaçları en iyi şekilde değerlendirecek teknolojiler araştırılır ve kullanılır. insan genellikle bu kadarla da kalmaz; sürekli yenileme ve geliştirme umar, tasarlar ve bu yolda da girişim olanaklarını arar. Ne yazık ki, dünyanın içinde yaşadığı egemen insanlık koşullarında, ihtiyaç saptamaları ve gidermeleri ve kullanılan teknolojiler ve geliştirme araştırmaları evrensel bir 'normallik" kurallarına göre değil, normalleştirilmiş kontrollü güç yapılarının yarattığı ve benimsettiği kurallara göre yapılmaktadır. Bu nedenle ki, örneğin, hem teknolojiler hem teknoloji transferi hem de teknolojik araştırma ve geliştirme çabaları da kontrol altındadır (Erdoğan, 1995). İnsan ve çevre peyzajını bozulmalardan kurtarmak ve bunun devamlılığını sağlamak için alternatifler bulma ve uygulama yönünde araştırma ve girişimlerde bulunmak ve girişimleri teşvik etmek zorunlulugu, bu nedenle de, artmaktadır. Bu da öncelikle toplumsal politikalarda önceliklerin saptanmasıyla ilgilidir.

Egemen teknoloji düzeninin işleyiş şekli çevre ve insan peyzajının sağlığına önem verme yönünde değildir. Çünkü, bu peyzaja önem vererek, bu peyzajı bozmadan, mahvetmeden, tehlikelere sokmadan yapılacak endüstriyel girişimler "maliyeti artırır." Maliyet artışı da sermayenin maximum çıkar elde etme hesaplarına aykırıdır. Bu maliyete aykırılık faktörü evrensel bir gerçeğin ifadesi değildir, teknolojinin yapısının bir yansımasıdır. Kapitalist teknoloji biçimlenirken sermayenin ve egemen güçlerin sorunlarına cevap olarak biçimlendirilir. Egemen güçlerin en büyük sorunları da çıkar maksimizasyonu ve çıkarlarını korumak için savaş ve enformasyon endüstrisi olarak adlandırılan kontrol ve casusluk endüstrisinin geliştirilmesi olmuştu. Savaş ve enformasyon endüstrisi gelişmiş kapitalist ülkelerde o denli öncelik bir yer almıştır ki, teknolojide liderliği hala elinde tutan Amerika'nın geliştirdiği teknoloji ve dünyada kullanılan bu teknolojinin ürettiği araçlar, önce savaş ve espiyonajda (kontrol için bilgi toplamada) kullanmak amacıyla geliştirilmiştir. Ardından, sermayenin büyüme ve yeni pazarlar elde etme ardından koşturmasının bir sonucu olarak sivil alanda kullanılmaya başlamıştır. Birkaç örnek: Telsiz, telgraf, radyo, televizyon, radar, enfermasyon uyduları, bugün coğrafya ve diğer alanlarda kullanılan bilgi sayarlar, uzaktan kumandalar, uzaktan algılama ve Coğrafi Bilgi Sistemleri (GIS).

Savaş ve espiyonaj amacıyla biçimlendirilmiş ve sonradan sivil alanda kullanma olanakları sağlanmış teknolojik biçimler ve bu biçimleri kontrol eden maksimum kar peşinde koşan sermayeden, insan ve çevre peyzajına saygı beklenemez. İnsan ve Çevre peyzajını sömürme üzerine kurulmuş bir egemen etkileşim düzeninde, bu beklentinin boşuna olduğunu anlamak için bu peyzaja gözümüzü biraz daha açıp bakmak, bu peyzajı burnumuzu tıkamadan koklamak, bu peyzajın havasını nefesimizi tutumadan içimize doldurmak, bu peyzajın denizlerine, göllerine ve akar sularının rengine ve içindekilere bir göz atmak, hastalık raporlarında alerjilerin, kanserlerin, sakat doğumların, geri zekalılıkların, zehirlenmelerin hızla artan sayısının nedenlerini düşünmek yeterlidir..

Teknolojilerin gelişmesi mühendislik teknikleri, metodları, şemaları üzerinde ağırlık vererek olmuştur. Amaç kaynakların maksimum sömürüsü olarak biçimlenmiştir. Çözüm bu yaklaşım tarzının değişmesi, çevrenin ve bu çevrede yoksulluğa mahkum edilmiş insanların durumlarının iyileşmesi yönünde olmalıdır. Bunun olma olasılığı da çok azdır, çünkü teknoloji ve üretim bu tür biçimlenmemiştir ve değişmesi de ekonomik yapılardaki önceliklerin değişmesine bağlıdır. Bu da, ne yazık ki, insanlık tarihinde, sosyal ve siyasal direnmeler ve başkaldırılar sonucu olmuştur. Kapitalist düzenlerin kendilerinin çıkışı ve gelişmesi bu şekilde olmuştur. Direk kolonicilikten neo-koloniciliğe geçiş benzer biçimde olmuştur. Umutsuz umudumuz, buna meydan vermeden değişimlerin olmasıdır.

"Başarılı bir global ortaklık uygun şartlarla büyük ölçüde kapital ve teknoloji transferini gerektirir" (Brown, 1992) görüşünün klasik kalkınma görüşünden farklı değildir. Bu görüşle aranan yayılmacılığın kapsamının artmasıdır. Başarı kimin için? uygun şartların ölçüsü ne? hangi teknolojiler ve kapital transfer edilecek? Kime ve ne tür kullanımlar için bu transfer yapılacak? kullanmalar gerçekten gerekli veya amaçlanan alanlarda yapılıyor mu? gibi sorulara cevap vermek gerekir. Eğer bu cevaplar çevre ve insan sağlığını, insan insanca yaşamı ve gelecek nesilleri tehlikeye ve zorluğa düşürmeyecek bir karaktere sahipse, olmalıdır. Fakat eğer cevaplar senelerdir süregelen durumu yansıtıyorsa, olması durumun düzelmesi değil, daha kötüye gitmesi anlamınadır.

Agenda 21 "çevre bakımından uygun\sağlıklı teknolojiye global ihtiyaç" olduğunu belirtmektedir (Sitarz, 1994). Agenda 21'in yaklaşımı, 1972'den beri olan gelişmelere ve pozitivist okulun teknolojik yayılma teorisinin anlamına ve getirdiği sonuçlara rağmen, 20 yıl sonra anlamlı değişim önerileri sunmamaktadır. Daha kötüsü önerilerin büyük çoğunluğunun gerçekleşme olanağı ancak egemen ilişkilerde değişime bağlıdır. Çevre teknolojisine kurtarıcı olarak sarılmak en az bu nedenle anlamsızdır. Çevre teknolojileri kabaca iki grup içine konabilir: üretimde kullanılan teknolojiler ve son-üründe kullanılanlar. Büyük gelişme üretimde değil son-üründe kullanılan teknolojilerde olmuştur. Bu teknolojilerin üretim teknolojilerinden farkı üretim biçimini değiştirmemeleri, alternatif teknoloji olmaktan çok sadece kontrol teknolojileri olmasıdır. Çevre dostu üretim teknolojisine gelince, kağıt tüketimini karşılamak için hammadde olarak ağaç kullanma yerine bitki kullanma, bir alandaki talanı azaltıp diğer bir alandaki talana kayar. Değişim tek bir alanda, örneğin tekniklerde veya politikalarda olursa, fakat üretimin egemen biçimi değişmezse, en iyi sonuç çevre ve insan peyzajının tahribinin azalmasıdır. Kağıt örneğine dönersek, anlamlı değişim kağıtla ilgili bütün endüstrilerin (özellikle reklam ve basının) ürünlerini yeniden tasarlamalarıyla başlar. Agenda 21'de savunulan "gelişen ülkelere" çevre teknolojisinin transferiyle "modası geçmiş çevresel anlamda tahrip edici teknolojilerin kullanılmasını önleyeceği" tezi geçerliliği az olan iyimser bir beklentinin ifadesinden öte birşey değildir. Hele transfer edilen çevre teknolojisinin bu ülkelerin "kültürel mirasına ve geleneklerine" uyumlu bir şekilde 'uygulanması" hatırlatması da, teknoloji ile ideoloji\dünya görüşü arasındaki ayrılmaz ilişkiyi görmemezlikten gelmedir.

Agenda 21 ve benzeri araştırma ve yaklaşımlar gerçekte insan ve teknoloji potansiyeli ve olasılıklarla gerçek olanları karıştırmakta ve potansiyeli veya olasılığı sanki oluyormuş gibi sunmaktadır. Daha kötüsü, potansiyelin olurluluğunun olmadığı zaman da bunu gerçeklerin yüzeydeki görünümleriyle, örneğin tutum ve fikirlerle açıklamaktadırlar (Ya da potansiyelin gerçekleşme olasılığını tutum ve davranışlardaki değişimlerde aramaktadırlar.). Teknolojilerin kullanıldığı ve kullanılabileceği koşulların varlığı soruşturulmadan, bu koşullar varmış gibi kabul edilmekte ve onun üzerine varsayımlar ve tartışmalar oturtulmaktadır. Ön şart gerçekte bu teknolojilerin uygulanması düşünülen ortamın siyasal politika ve ekonomik yapı bakımlarından böyle bir girişimi gerçek anlamıyla destekleyip desteklemediğidir. . Örneğin toprak reformunun yapılabilmesi ve bu reformda çevre teknolojilerinin kullanılması için, en başta toprakların sahipliğinin ve bölüşümünün ve kullanım biçiminin ve politikasının böyle bir girişimi destekleyecek bir yapıya ve yapısal ilişkilere yatkın olmasını gerektirir. Yoksa toprak reformu ve teknoloji uygulama girişimler elli GIS sistemi kullanılsa, dünyanın en tecrübeli plancılar ve idarecileri bu işi üstelense sonuç iki biçimde oluşur: Eğer konu mülkiyet ilişkilerini revizyon etmeye çalışan toprak reformu ise, sonuç fiyaskodur. Eğer egemen mülkiyet ilişkileri yapısı içinde ekonomik bakımdan faydalı görülürse, o zaman sonuç olumludur. Bu olumlu sonuç gerçekte egemen düzenin değişimi değil, desteklenmesi yönündedir.

Çevre ve insan peyzajının korunmadığı yerlere kaçma

Endüstrilerin ekonomik siyasetlerinden biri de, çevre korunmaları ve sendika hareketleri nedeniyle maaliyetin arttığını ileri sürerek, işçi ücretlerinin az olduğu ve çevre korunmasının olmadığı komşu ülkeye veye başka ülkelere fabrikalarını taşımaktadırlar. Bunu yıllardır Amerikan firmaları yapmaktadır. Diğer ülkelerin firmaları da bu politikayı öğrenmiş durumda ve uygulamaktadır. örneğin, Tayland 1989'da ticari tomruk üretimini yasakladığında kendi ormanlarını korumak için önemli bir adım attı. Fakat firmalar ormanların hızla tahrip edildiği komşusu Laos ve Myanmar'a gittiler (McCoy, 1989).

Bu kaçış son yıllarda uluslararası ekonomik anlaşmalarla kontrolsuz sömürü olanağını verecek bir şekilde garanti altına alınmaktadır. Amerika ile Meksika arasındaki NAFTA bunun en son bir örneğidir. Bugün Meksika'da "serbest bölgede" iş yapan 1750 kadar Amerikan firması Meksika'nın çevre yasalarına uyma sorumluluğundan uzaktır. Kaçış sadece fiziksel olarak gitme yanında sermayesini bu tür ülkelere götürme biçiminde olmaktadır. Bu da genellikle satellite veya uluslararası firmalara yatırım yaparak olmaktadır. Bu firmalar özellikle Güney Amerika'da ormanlarını ( hayvancılıkla Amerikan hamburger endüstrisine et yetiştirmek girişimi dahil), yeraltı ve yerüstü zenginliklerini ve işgücünü gelitmit ülkelere ihracat için sömürmektedirler.

İş ve çevre şantajı, akıllı kullanım teorisi

Endüstrileşme adı altında yürütülen kalkınma ekoloji ve insan harcanması, yenilenemeyen kaynakların tüketilmesi pahasına olmaktadır. Çevre ve insan sağlığını ön plana alan üretim biçimi yaratma girişimlerine karşı endüstrilerin kullandıkları en etken silahlardan biri 'iş şantajı" olmaktadır. Bu şantaj hemen her ülkede, ne yazık ki, başarıyla kullanılmaktadır. Ne zaman ki ekolojik veya insan sağlığıyla ilgili yasa veya kurallar konmak ve uygulanmak istense, "iş yerinin kapanacağı veya işçilerin iş kaybedeceği" ileri sürülerek, endüstri işçileri ve sendikaları kullanmaktadır. İş ve çevreyi birbirine zıd olarak sunma kasıtlı bir girişimin ifadesidir. Kaynakların yenilenemeyecek şekilde yok edildiği, tüketildiği, havanın, yerin ve yeraltının kirletildiği ve zehirlendiği, milyonlarca insanın her yıl bu nedenlerle sakatlandığı, öldüğü, gelecek nesillerin tehlikeye düşürüldüğü bir dünyada ne türlü bir işe sahip olunabilir? Bu türlü tahrip işi ne kadar sürebilir? Elbette bu sürdürülemez egemen pratiklerin durdurulması iş kaybına neden olacak, fakat çevre ve insanı korumayı amaçlayan sürdürülebilir kalkınma çabasında iş olmadığı görüşünün temelsiz temeli ne? Temel egemen çıkar düzeninin yok olma korkusunda veya değişime yönelmeye karşı direnmededir. Dünyanın bugünkü feci koşullarını düzeltmeyi arayan girişimlerde bugünün işsizlik ve enflasyonla dolu düzeninden çok daha fazla iş olacaktır. Pisliği temizlemek ve durumu değiştirmek büyük insan enerjisi ve emeği gerektirecektir. Çöle döndürülen ormanlarda ve kırsal alanlarda, zehirlenen çevrede iş sürekliliği açısından ne kadar bir gelecek var? Çevre talan edilip bittiğinde, iş de biter. Ama sürekliliği ekolojiyi ve insanı geliştirici bir şekilde kullanmayı ana politika olarak uygulayan bir faaliyet düzeninde herkese sürekli iş vardır.

Örneğin, özellikle metal, kağıt, petrol rafine, kimya ve cam\kil\taş endüstrileri otomasyon nedeniyle az sayıda iş gücü, yüksek derecede enerji, kapital kullanan ve ekolojik bozulmalara en çok neden olan endüstrilerdir. Bu sektör (imalat endüstrisi) Amerika'da enerji kullanma ve zehirli atıkların % 80-85'ini yaratırken, toplam işgücünün sadece % 3'ünü istihdam etmektedir.

Amerika, Avrupa ve japonya'da çevre bozulmalarına karşı alınan kontrol edici tedbirler iş yok etme yerine, tam aksine, yeni iş alanları açmıştır. Kirlilik önleyen filtreler, atık alanlarındaki süzüntü\sızıntıların önlenmesi, metan gazına karşı tedbirler, sızıntı tesbiti mekanizmaları, hava kirliliği testi çalışmaları, geri dönüşüm uygulamalarının atması hem yeni özel teşebbüslerin hem de yeni iş alanlarının çıkmasına ve genişlemesine neden olmuştur. Kirliliği önleme ve çevre bozulmalarına son verme girişimleri sonucu kaybolan iş ile kazanılan iş ve kazanılan çevre koruma ve insan sağlığı arasında ki fark çok büyüktür. Siyasal ve ekonomik düzenin dünyada bu yönde yeniden düzenlenmesi gerekir.

Çevre koruma çabalarını baltalamaya karşı, kapitalist pazarın sunduğu "çevre koruma" çarelerinden biri de "akıllı" kullanma teorisidir. Bu teoriyle kısaca denen şudur: Kullanalım, ama akıllı bir şekilde kullanalım. Bu tabi, yutmaya hazırlara ve hazırlanmışlara verilen haptır. Çevre ve insan peyzajının sorunu "akılsız" kullanım sorunu değil, tam aksine, akıllıca sürdürülen sistematik üretim biçiminin getirdiği bir sonuçtur. Akılsız kullanımla oluşan çevre bozulması, akıllıca yapılan sistemli talanın yanında hiç kalır.

Karları kendine alma ve zararları dışarılaştırma

Çevre ve insan peyzajının korunması ve geliştirilmesiyle ilgili girişimlerle istenen değişimlere en çok karşı-tepkinin endüstrilerden geleceğini beklemek normaldir. Endüstriler geleneksel olarak k rları kendilerine alır ve masrafları başkalarına (çoğunlukla kamu harcamaları ve direk sömürü yoluyla halka) ödetirler. Çevre temizliği ve koruması masraflarını üstlenmeme, halka fiyatlarda yansıtarak veya vergilerle yükleme, endüstrilerin uyguladığı bir diğer yöntemdir. Bu yükleme işinde çevre tahribi ve insan sağlığının bozulması masraflarını da halka bindirirler. Bu bindirme çevre korunmasında enterasan bir biçim alır: Örneğin, bir endüstri kirletir; bir diğeri devletten ihaleyle temizleme işini yüklenerek, bu arada rüşvetlerle ve uygunsuzluklarla, vurgun vurur. Böyle bir karlı düzende endüstrilerin kendi durumlarını zorlaştıracak bir değişime gitmeleri beklenemez. Fakat çevre sorunlarıyla ilgili tepkilerin artması, örgütlü mücadeleler, elde edilen başarılar, özellikle çevre yasaları ve kısıtlamalar ve çevre bozulması ve atık yönetimindeki değişmeler sonucu sermaye için yeni kar ve girişim olanaklarının doğması, firmaların çevreci görünme gereklerini duymaya başlaması sonucu olarak, yeni firmalar çıkmakta ve eski firmaların yapılarında yavaş yavaş değişiklikler olmaktadır. Bu arada tabi, çevreci görünerek tüketiciyi reklamla aldatma girişimleri de yoğunlaşmaktadır. Bugün Amerika gazetelerinde, dergilerinde, radyolarında ve televizyonlarında çevreyle ilgili reklamlara oldukça sık rastlarız. Bu reklamları genellikle atık ve çevre bozulması kontrolu yapan firmalar ve uluslararası büyük şirketler yapmaktadır.

 

Kaynak: Erdoğan ve Ejder (1997). ÇEVRE SORUNLARI: NEDENLER VE ÇÖZÜMLER. Ankara: Doruk Yayınevi.